İki insan birbirini görür ve birden kalplerinde şimşekler çakar, farklı bir elektrik tüm vücudu sarar. Düşünce, duygu, davranış artık gerçeklik ile değil illüzyonla yönetilir. Dünyanın en yakışıklısı ve en güzeli, en mükemmel şekilde birbirini bulmuştur. Ayaklar yerden kesilir, belli bir süre bu iki kişi çevrimdışıdır. Peki ne kadar süre? Bu mutluluk hali sonsuza kadar sürer mi ? Aşk belirli bir süreci alır, bittiğinde yerini sağlıklı sevgi ilişkisine bırakırsa sonu güzel olur. Peki aşk içinde psikopatolojimizden izler barındırabilir mi? Bu yazıda sonu iyi bitmeyen tutkulu aşka biraz odaklanalım.
Aşk bir bozukluk değil bir durumdur ancak insanın normal hali de değildir. Aşık insan psikolojik, fizyolojik ve bilişsel farklılıklar gösterir ve tam olarak kendinde değildir. Aşk çaba ile olmaz. Başa gelir ve çarpar. İçerde tanıdık bir şeyler tetiklenmiştir. Birinin diğeri olmadan olamayacağı, devam edemeyeceği inancı oluşmuştur. Aşk sadece olumlu duygular oluşturmaz bazen acı verici duygular düşer payımıza…
Aşka Şema Terapi dilinden bakarsak; tutku ile birine bağlanma durumu bizim ilk ilişkilerimizden köken almaktadır. Eğer çocukluğumuzdaki temel ihtiyaçlarımız ebeveynlerimiz tarafından karşılanmadıysa biz bu eksikliği yetişkin hayatımızda bir başkası ile tamamlamaya çalışırız. Çocukluğumuzdaki önemli ötekileri (genellikle ebeveyn olur bu kişiler ) bize hatırlatan bir işarete tutunup bu sefer çocukken karşılayamayan sevgi, aidiyet, değer, korunma ihtiyacımızı karşılayacak kurtarıcıyı bulduğumuzu sanarız. Yapbozun eksik kalan parçası sonunda tamamlanacaktır.
İlk çocukluk döneminde oluşan uyum bozucu şemalarımız algılarımızı, tepkilerimizi, değerlendirmemizi yanlı hale getirir. Bizim bireysel tarihimizde önemli olan kişilere benzeyene tutunuruz. Eğer geçmişimiz terkedilme, aşağılanma, bağımlı kılınma, cezalandırılma ile doluysa kalabalık içinde spot ışıkları yanar bunları bize tekrar yaşatacak kişinin üzerinde. Tanıdık bir duygu örtük bir şekilde çeker bizi kendisine. İnsanlar genelde bildiği cehennemi bilmediği cennete tercih eder. Bilindik olan azap dolu bile olsa o azap bilindiktir ve güvenilirdir(!) bilinmeyen cennet ise güvensizdir.
Çocukluk ihtiyaçları bir kişide ne kadar eksik bırakıldıysa o kişi için aşk bir o kadar tehlikelidir. İncinmiş çocuk modu ne hikmetse gidip başını belaya sokacak onu en çok inciten ama tanıdık olan beklentili ya da cezalandırıcı ebeveyn modu baskın olan birine tutunur. Şema kimyası birbirini tutmuştur. Tencere kapak birbirini bulmuştur. Uyum bozucu şemalar ve modlar ne kadar baskınsa gerçeklik o kadar çarpıtılır. Bugün geçmiş tarafından otomatik pilotla yönetilir. Ebeveynin açtığı yaraları romantik partner ile sarma girişimi bizi genelde mutlu sona götürmez. İncinmişlik bu ilişkide iyileşmek yerine derinleşebilir.
Aşık olunduğunda şema kimyası çok derinden şunu fısıldar, “ben sana mecburum”. Ünlü şairimiz Atilla İlhan tutkulu aşkı ne kadar güzel anlatmıştır bu şiirinde. Bir de şema mod dilinde bakalım mı bu güzel şiirin dizelerine.
Ben Sana Mecburum
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
(Sana mecburum çünkü seni incinmiş çocuk yanımla tanıyorum. İncinmişliğim artık tamamlanacak seninle, sen olmadan eksiğim)
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
( Kendi tarihimin karanlığında, lambalar birden yanıyor sen bana tanıdık olansın karşılanmamış ihtiyacımsın ama tarih tekerrür ediyor sen yine yoksun)
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
( Sevmekten korkuyor çocuk yanım. Çocukken de sevdim ama sevilmedim. Bir taraftan aynı acıyı tekrar yaşamaktan diğer taraftan ise bu eksiği tamamlayamamaktan rezilce korkuyorum. Korkum beni en büyük yarası yalnızlık olan çocukluğuma tutsak kılıyor. Her kapıdan çocukluğumun duyguları çıkıyor. )
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
(Sen bana tanıdıksın çok eskilerden bana miras kalan eksik yanımsın. Sen olmadığında ne yapacağımı bilemiyorum. Artık bu acıyla kendimden ve zamandan uzaklaşarak baş edebiliyorum. Bedenim bugünde ruhum ise geçmişte. Sen geçmişimi yerinden oynatan, uyuyan devi uyandıransın)
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
(İçimde olan yaralı çocuk ıssız, kırılmış, hiç görülmemiş, kimse onu bulmamış tıpkı benim seni bulamadığım gibi. Ben de o çocuğa kör oldum, onu duymadım kaçtım ondan ama sende o çocuğu gördüm.)
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin…
( Yaşamak dediğin ancak seninle başlıyor. Ben sana mecburum çünkü sen bende eksik olansın ve ben dönüp kendi yaralı incinmiş çocuk yanıma bakmadıkça sana hiç ulaşamayacağım. Çünkü sen, sen değil benim sende gördüğüm yara bandı sandığım aslında yara olansın.)
Şema terapinin odağında karşılanmamış çocukluk ihtiyaçları vardır. Aşk ise bu ihtiyaçları yetişkin hayatında karşılama çabasıdır. Atilla İlhan’ın “Ben Sana Mecburum” şiirine bir de bu gözle baksak aynı romantizim kalır mı bilmiyorum ama belki tutkulu aşkı daha kolay anlamlandırmamıza bu bakış açısı yardımcı olur.
İyi Hissetmek Dergi, Psikonet, Sayı:1, Nisan-Mayıs 2021, Aşk Sayısında Yayımlanmıştır.


