Ailesine Yetemeyenler: “Aynı Oyun Farklı İki Sahnede”

Ender üst sosyo-ekonomik statüden iyi eğitimli bir ailenin tek çocuğuydu.  Annesi ve babası köken ailelerinin sahibi olduğu farklı şirketlerde yöneticiydi. Annesi hamile kaldığını öğrendiği günden itibaren Ender’in hayatı planlanmaya başlanmıştı. Gideceği kurslar, edineceği hobiler, öğreneceği yabancı diller, eğitim alacağı okullar bir liste gibi hazırlanmaya başlanmıştı. Babası Ender’in odasına o henüz doğmadan Oxford Üniversitesi’nin görselinin tablosunu yaptırtıp asmıştı. Gideceği üniversite belliydi. Bu durumu kanıksayabilmesi için yaz tatillerinde 2 yaşından itibaren ailece Oxford Üniversitesi’ne ziyaretlerde bulunmaya başlamışlardı.

Ender’in yoğunluğu okul öncesi dönemde başladı. Kreşten çıkıp, enstrüman dersine oradan jimnastiğe ardından satranca gidip sonrasında evde anadili İngilizce olan bakıcısı ile dilini geliştirmeye çalışıyordu. Ender’in babası çok hırslıydı ve kendi başarıları ile övünmeyi çok severdi. Ender’in çocukluğu babasının başarı hikâyelerini dinlemekle geçti. Babası Ender’e benim tahtıma sen oturacaksın diyordu. Bu cümle daha küçücükken Ender’in içini titretiyordu. Sanki görünmeyen bir el boğazını sıkıyor ve nefes almasını engelliyor gibi hissediyordu. Babası onun gözünde Kaf Dağı’nın sultanıydı ve o nasıl babasının tahtına oturabilirdi. Buna gücü yetmezdi. Ender’in yaptıkları babasına hiç yetmedi. Babası Ender’i takdir etmek yerine hep eksiklerine işaret etti. Maksadı Ender’i kamçılamaktı. Eksiklerini görsün ki daha başarılı olsun istiyordu.  Ender bir süre sonra babasının eleştirilerinden korktuğu için ondan kaçmaya yaptıklarını ondan gizlemeye başladı. Ancak bu çok da mümkün olmuyordu babasının sanki her yerde gözü kulağı vardı. Ne yapsa babasının haberi oluyordu. Eninde sonunda kendini babasının nutuklarının karşısında buluyordu. Eleştiriler Ender büyüyüp babasının beklentilerini karşılayamadıkça hakaretlere dönüştü. Ender bir türlü babasının hayal ettiği çocuk olamamıştı. Her şeyi vardı, bütün imkânlara sahipti ama ruhunda büyük bir gedik açılmıştı. Eleştiriler ve beklentiler ruhundaki gediği her geçen gün büyütüyordu. Ne yaparsa yapsın ne babasını ne de annesini mutlu edebiliyordu. Kendisi de mutluluğun ne olduğunu çoktan unutmuştu. İçini kemiren kusurluluk, yetersizlik ve başarısızlık şemaları onu kapana kıstırmıştı. Artık adım atmak bile zor geliyordu atacağı her adım sanki bir kusur emaresi taşıyordu. Bu durum zamanla onu daha içe kapanmaya hiçbir şey denememeye itti. Sorumluluklardan kaçmaya başladı. Bu yol kısa vadeli olarak onu rahatlatsa da uzun vadede daha da başarısız kıldı. Kaçtıkça babası tarafından daha fazla yargılandı. Yargılandıkça kaçtığı, kaçtıkça yargılandığı bir kısırdöngünün içine girdi.  Bu döngü derin bir karamsarlıkla durdu. Bedeni ruhu uzun süredir yaşadığı başarısızlık ve yetersizliğin kaygısı nedeniyle artık tükenmişti. Hayat renklerini kaybetmiş zemheri bir gece olmuştu. Çok özel, ayrıcalıklı bir ailenin biricik ender evladı artık bu zemheriden çıkmanın tek yolunun ölüm olduğunu düşünmeye başladı. Ender’in içindeki incinmiş çocuğun olduğu gibi kabul edilmeye ihtiyacı vardı ancak ailesi Ender’i olduğu gibi kabul etmek yerine ona kendi hayallerini gerçekleştirecek bir proje olarak baktılar.

Ender’in yakınından geçme ihtimalinin bile bulunmadığı bir başka yerde Ayşe 5 çocuklu bir ailenin son çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendinden büyük 2 abisi, 2 ablası vardı. Babası ilkokul mezunuydu. Annesi ise okuma yazma bilmiyordu. Doğudan İstanbul’a göç etmişlerdi ve babası zamanla kurduğu işte kendince bir başarı elde etmişti. Ayşe’nin babası erken yaşta çalışmak zorunda kalmış, zor bir çocukluk geçirmişti. Ayşe’nin annesi ise kendi ailesi tarafından görülmeyen, çocuk yaşta evlendirilen bir kadındı. Çocukluğundan itibaren ezilmiş, küçümsenmiş, yalnız bırakılmıştı. Ayşe’nin annesi hayatın ondan aldıklarını doğurduğu çocukların ona geri vermesini bekliyordu. Çocukları ona kaybettiği değerini geri verecekti. Değerli hissedebilmenin tek yolu ise onun için dindi. İnsanların görmediği ezdiği benliğini, Allah karşısında değerli hissetmeye, Allah’ın karşısında yeterli bir kul olmaya ölesiye ihtiyaç duyuyordu. Açılan yaralarını sanki ancak böyle sarabilirdi. Yara bandı olacak olan ise evlatlarıydı.  Ayşe’nin annesi bütün çocuklarını çok küçük yaştan itibaren dini eğitim almaları için kuran kurslarına sonrasında medreselere gönderdi. Ayşe’nin hem babası hem annesi hafızlığı insanların gelebileceği en üst mertebe olarak görüyordu çünkü hafız evlat yetiştirmek cennete kabul edilmek demekti bu nedenle çocuklarının hafız olmasını çok istiyorlardı. Ancak bu hayallerini ne kadar uğraşsalar da ilk 4 çocuk gerçekleştirememişti. Tek şansları Ayşe’ydi.

Ayşe doğduğu günden beri hafız kızım diye sevilmeye başlandı. Ayşe doğduğunda annesini ve babasını cennete kabul ettirebilmenin ağır yükü ile doğmuştu. Bu amaç doğrultusunda 4 yaşında bir sıbyan mektebine gönderildi. 5 yaşında hafızlık için eğitim almaya başladı. Daha o yaşta okuldan sonra saatlerce evde kuran okuması gerekiyordu. Oyun oynamak istediğinde sen hafız olacaksın ne oyunu deniyordu. Yaşıtları evcilik oynarken o ezberlemesi gereken ayetlerle cebelleşiyordu. Beyni artık tek kelime bile almıyordu.  Ancak ailesinin beklentisini karşılayamamak onu endişelendiriyordu. Kaygısı ezberlemesini daha da zorlaştırıyordu. Ezberleyemedikçe daha fazla kaygılanıyordu. Çabalıyordu ama bir türlü beklenen şekilde ilerleyemiyordu.6 yaşının sonuna doğru hocası Ayşe’nin annesini yanına çağırdı. Ayşe’nin çok zorlandığını artık daha fazla ısrar etmenin Ayşe’ye zarar vereceğini, onu normal okula vermesi gerektiğini annesine söyledi. Annesi hocadan duyduklarıyla cennetten kovulmuşçasına hıçkırarak ağlamaya başladı. Ayşe ile annesi kuran kursundan eve gitmek için yola çıktılar. Sanki bir ölüm haberi almış gibi ağlayan annesi yol boyunca Ayşe ile tek kelime bile konuşmadı sadece ağladı. Ayşe’nin hayatının en uzun yolculuğuydu bu. Bitmeyen bu yolda dinmeyen gözyaşları başarısızlık ve yetersizliğinin izini mıh gibi onun ruhuna çaktı. Eve vardıklarında evde bir matem havası hüküm sürdü. Ailesinin son umudu da suya düşmüş gibiydi. Ancak cennet bu kadar çabuk terkedilemezdi. Ayşe’nin imtihanı maalesef bitmedi.

Ayşe ilkokula gitmeye başladığında ailesi bir taraftan hafızlık eğitiminin alternatiflerini araştırmaya başladı. Öğrendiklerini unutmaması için düzenli olarak kuran kursuna gitmeye devam etti. İlkokulun ardından Ayşe ona sorulmadan okuldan alındı. Bu sefer yatılı bir kuran kursuna verildi. Kuran kursunda hafızlık sınıfındaydı. Bütün arkadaşları hızla ezberlerini yapıyordu ancak Ayşe Kuran önüne konulduğunda nefes alıp vermekte zorlanıyordu. Tekrar yapamamaktan korkuyor, başarısızlık şeması tetikleniyor, kendini dünyanın en geri zekâlı insanı gibi hissediyordu. İçindeki uyum bozucu şemalar burada şaha kalkmıştı. Bu da yetmezmiş gibi zamanla hocaları da Ayşe’yi acımasızca eleştirmeye başladı. Yaşlı teyzelerin bile ondan iyi ezber yapacağı, ondan hafız olamayacağı kuran kursunda konuşulur olmuştu. Ayşe doğru düzgün yemek bile yemeden sürekli çabalıyor herkes uyurken ağlayarak ezberini tamamlamaya çalışıyordu. Hafta sonları eve gittiğinde en ufak bir şikâyete yeltense ailesi lafları ağzına tıkıyordu. Ayşe zamanla kendini yarı açık cezaevi mahkûmu gibi hissetmeye başladı. Bu cezaevinden hafız olmadan çıkış yoktu. Ayşe bir gün ezber yapmaya çalışırken sinir krizi geçirdi. Ağlaması durmuyor ve artık etraftakileri görmüyordu. Hocaları korkmuştu onu durduramadılar. Ailesi geldi ama Ayşe’nin gözü onları da görmedi. Apar topar hastaneye gittiler. Ayşe’nin ruhu anne babasının beklentisinin yükünü taşıyamamıştı. Ailesinin cenneti Ayşe’nin cehennemi olmuştu. Tek ihtiyacı olan onu hafız olacağı için değil Ayşe olduğu için sevebilecek olan bir aileydi.

Ender ve Ayşe’ye aileleri tarafından farklı sahnelerde aynı başrol verildi. Oynanan oyun aynıydı sadece dekor farklıydı. İkisi de ailelerinin beklentilerinin altında ezildiler. Beklenti zehirli bir kene gibi ruhlarına yapıştı. Başarısızlığın, yetersizliğin zehrini salan bu keneyi tek başına çıkarmaya güçleri yetmedi. Bu iki başrol oyuncusu ruhlarının kenelerinden kurtulmak için gittikleri aynı psikiyatri kliniğinde birbirlerinin hikâyesinden habersiz bir şekilde yan yana geldi. Hikâyelerinin başı çok farklı olsa da uyum bozucu şemaları onları aynı sahnede buluşturdu.


İyi Hissetmek Dergi, Psikonet, Sayı:8, Temmuz-Ağustos 2022, Yetersizlik ve Başarısızlık Sayısında Yayımlanmıştır.